Cumartesi , 24 Temmuz 2021

Faşizmin unutulmaz kurbanı Kemal Türkler…

Doğan Özgüden

Maden-İş, DİSK ve TİP kurucularından Kemal Türkler’i, Maden-İş eğitim uzmanı ve TİP bilim kurulu üyesi Fethi Naci’yi saygı ve özlemle anıyoruz.

Bugün 22 Temmuz… 60 ve 70’li yıllarda Türkiye işçi sınıfının sosyal ve siyasal mücadelesinin başını çekmiş olanlardan sendikacı Kemal Türkler’in, tam da 12 Eylül 1980 darbesinin yaklaştığı günlerde evinin önünde silahlı saldırıya uğrayarak alçakça katledilişinin 41. Yıldönümü…

Ülkemizde işlenen sayısız siyasal cinayetler gibi, Türkler’in öldürülmesini tezgahlayan karanlık güçler de, art arda verilen takipsizlik kararları nedeniyle yıllarca süren yargılama 2010 yılında zaman aşımı gerekçesiyle rafa kaldırıldığı için, bir türlü meydana çıkartılmadı.

Kemal Türkler’le daha 1960 başlarında Maden-İş Sendikası’nın İzmir kongresinde genel başkan olarak konuşmasını izlerken tanışmıştım… Türkiye İşçi Partisi henüz kurulmamıştı. Yönetiminde bulunduğum Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu’nda beden işçileriyle fikir işçileri arasında mücadele birliğini gerçekleştirme olanaklarını araştırdığımız günlerdi, o konuda uzun uzun söyleşmiştik. Türkler, basın işkolunda matbaa işçilerini temsil eden Türkiye Basın-İş Sendikası başkanı İbrahim Güzelce ile de bu perspektifi sık sık görüştüklerini nakletmişti.

Türkler’in İstanbul’a dönüşünün üzerinden birkaç ay geçmişti ki, 13 Şubat 1961’de onun ve Güzelce’nin de aralarında bulunduğu ilerici sendika liderlerinin Türkiye İşçi Partisi’ni kurdukları haberi geldi… Ancak parti bir yıla yakın herhangi bir hareketlilik gösteremedi. Üstelik yapılan ilk seçimde partinin genel başkanı Avni Erakalın, sağcı bir parti olan YTP’den milletvekili adayı olmuştu.

TİP, parti kurucularının istemi üzerine sosyalist aydın Mehmet Ali Aybar’ın 1962’de genel başkanlığı üstlenmesinden sonradır ki Türkiye siyasetinde gerçek bir sol parti olarak yerini aldı.

İzmir’de bizler de 1962 yazında TİP’e katılma kararı aldık. İzmir Türkiye’nin en büyük ihracat limanı, sanayi ve hizmet sektörlerinin hızla geliştiği bir merkezdi. Ayrıca NATO’nun güney doğu karargahının bulunduğu bir kent olduğu için, anti-emperyalist mücadelemizin perspektifleri açısından özel önem taşıyordu. TİP’in anti-emperyalist mücadelede alacağı tavrı öğrenmek üzere İstanbul’a giderek TİP genel başkanı Mehmet Ali Aybar’la görüşmemiz kararlaştırıldı.

En eski mücadele arkadaşlarımdan Süha Çiligiroğlu ile birlikte avukat yazıhanesinde Aybar’la yaptığımız görüşme bize her bakımdan güven verdi. Aynı akşam Nuruosmaniye Caddesi’ndeki parti genel merkezinde de, TİP kurucusu sendika liderlerinden Kemal Nebioğlu, Kemal Türkler, İbrahim Güzelce ve Salih Özkarabay ile bir araya gelerek İzmir ve Ege bölgesinde örgütlenme potansiyeli üzerinde uzun uzun konuştuk.

O yıllarda Türk-İş’in İzmir’deki temsilcisi Burhanettin Asutay’dı. Son derece yetenekli, mücadeleci bir sendika lideriydi. Sanırım Türkiye’de çıplak ayaklı ilk işçi yürüyüşünü organize eden işçi lideri de oydu. Sendika ve işçi haberlerini yakından izleyen gazetecilerden biri olduğum için kendisini iyi tanıyordum. Partinin Asutay ve Türk-İş’le ilişkileri nasıl sürdürülebileceği üzerine konuşurken Türkler “Ona hiç bel bağlamayın, dedi. Belki de karşınızdaki en büyük örgütlenme engeli o olacaktır. En büyük şansımız İzmir’de Rahmi Eşsizhan gibi bir sendikacının bizimle birlikte olmasıdır. Kadrolara başka genç sendikacıları ve işçi temsilcilerini kazanmaya bakalım.”

İzmir’e döner dönmez, Maden -İş Sendikası’nın İzmir temsilcisi İsmet Demiruluç da derhal saflarımıza katıldı, hemen ardından sol düşünce ve örgütlenme üzerinde büyük tehdit oluşturan Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerinin kaldırılması için bir kampanya başlattık.

Sonraki yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nin genel merkezinde olduğu gibi, ilerici sendikaların ABD taşeronu Türk-İş’in işçi sınıfı üzerindeki egemenliğine karşı başlattıkları mücadelede de Kemal Türkler’le hep beraber olduk…

Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş sendikalarının Türk-İş’ten koparak, tam da TİP’in kuruluş yıldönümüne gelen bir tarihte, 13 Şubat 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)’i kurmaları ülkemizin sınıf mücadeleleri tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı.

DİSK’in kurulacağı haberini ilk kez Ant Dergisi’nde duyurduğumuz gibi, dört sendika lideri, Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce ve Kemal Nebioğlu, bu yeni oluşumun nedenlerini ve amaçlarını özel demeçlerle Ant Dergisi’nin 14 Şubat 1967 tarihli sayısında duyurdular.

1968’de tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaşanan tarihsel öğrenci direnişlerinin ardından sendikal hareketin gençlik hareketiyle daha sıcak bir bağlantı kurması konusunda da Kemal Türkler’in büyük katkısı oldu. Hem onunla, hem de yine Maden-İş’ten Şinasi Kaya, Lastik-İş’ten Rıza Kuas ile kah sendika lokallerinde, kah Ant Bürosu’nda sık sık görüşüyorduk. İşçi lideri olarak yeni gelişen dinamikleri dikkatle izliyorlar, soruyorlar, tartışıyorlardı.

Üniversitelerde öğrenci etkinlikleri sürerken sarı sendikacılık oyunlarına karşı işçiler İstanbul’da Derby Lastik Fabrikasını işgal etmişti. İşgalin ikinci günü İstanbul Teknik Üniversitesi İşgal Konseyi de oradaydı. Öğrenci Birliği başkanı Harun Karadeniz işçilere sesleniyordu: “Bu halkın evlatları olan bizler, halka dönük düzeni kurana dek çalışacağız. Bugün burada sizin yanınızdayız. Gerektiğinde yine geleceğiz ve her hareketinizde sizinle beraber olacağız!” Saflaşma giderek netleşiyordu.

9 Temmuz 1968 tarihli Ant’ın kapağıİşçi gençlik elele!” idi…

1970 yılında CHP’nin de desteğiyle onaylanan anti-demokratik sendika yasasına karşı DİSK’in girişimiyle başlayan 15-16 Haziran işçi direnişi, solun gündeminde büyük değişimlere yol açacaktı.

Ant’ta bu direnişe hasrettiğimiz “İşçi sınıfımızı yenemeyeceklerdir!” başlıklı yazı, Nazım Hikmet‘in “Türkiye işçi sınıfına selam” şiirinden bir alıntıyla başlıyor, devrimci sendikacılığı çökertmek için hükümetin çevirdiği manevraları, buna karşı yürütülen direnişi en geniş şekilde yansıtıyordu.

Direnen işçilerin ve sendika liderlerinin işkenceden geçirilerek sıkıyönetim mahkemelerine sevkedilmesi üzerine yayınladığımız Ant’ın Eylül 1970 tarihli sayısının kapağında “Kapitalistleşen subaylar işçileri yargılayamaz” sloganı yeralıyordu.

Bu nedenle, derginin yöneticisi olarak 1. Ordu Karargahı’nda dokuz subay tarafından saatlerce sorguya çekilerek tehdit edilmiştim.

O tarihe kadar solun bir kesiminde kendisinden devrimci misyon beklenen ordunun gerçek sınıfsal niteliği ve işlevi bu direnişi izleyen sıkıyönetim döneminde tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Yıllardır “Ordu-Gençlik Elele” koşullandırması altındaki devrimci gençlik de artık işçi sınıfıyla daha sıcak bağlar kurma arayışı içindeydi.

Ancak merkez yürütme kurulunda başlayan iç çatışmalarından dolayı Türkiye İşçi Partisi bu yeni gelişime öncülük edecek durumda değildi, parti kurucusu sendikacılar da partinin bu zaafından ötürü son derece rahatsızdı.

Kemal Türkler bir akşam Şinasi Kaya ile birlikte Kazancı Yokuşu’ndaki evimize gelmiş, sosyalist hareketin içine sürüklendiği bölünmüşlük üzerine uzun uzun konuşmuştuk. Genç sendikacıların, özellikle de devrimci gençliği temsil eden Dev-Genç’in ve Kürt direnişini temsil eden Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO)’nın TİP’i de, DİSK’i de pasif bulduğunu anlatmam üzerine Türkler “Biz işçi sınıfının sendikal plandaki temsilcileri olarak gerçekten büyük bir devrimci atılım yapmak istiyoruz. Ben bu konuyu ciddi olarak gündemime alıyorum. Sizi mutlaka arayacağım” demişti.

Ant‘ın yazı kurulunda bu görüşmeyi genel hatlarıyla nakledip süreci hızlandırmak için bizim ne yapabileceğimizi sorduğumda, 70’li yıllarda DİSK’in eğitim uzmanı ve daha sonra Baştürk döneminde başkanlık danışmanı olacak olan Faruk Pekin “Türkiye’deki faşizan gelişmeye karşı genel grev direnişini gündeme getirelim” önerisinde bulundu.

Bunun üzerine Kemal Türkler‘e telefon ederek kendisinden “genel grev” konusunda görüşmek istediğimizi söyledim. Hemen kabul etti. Görüşmeye Doçent Çetin Özek ve Faruk Pekin‘le birlikte gittik. Türkler “Genel grev bizim gündemimizde değil”, dedi. “Biliyorsunuz birçok işyerinde sendikal mücadele yürütüyoruz. 15-16 Haziran’dan sonra açılan yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Ama Türkiye’nin faşizan bir yönetime doğru sürüklendiğinin de bilincindeyiz. Genel grev fikrini Ant‘ta işleyin, tartışmaya açın, kurullarımızda görüşürüz, koşullar uygunsa, güçler dengesi elveriyorsa, o da yapılır.”

Bu görüşmenin ardından Ant‘ın Ocak 1971 sayısını “1971 Genel Grev Yılı Olmalıdır” sloganlı bir kapakla ve Çetin Özek’in bu konudaki analiz ve önerilerini içeren uzun bir makalesiyle yayınladık.

Ertesi ay, 4. kuruluş yıldönümü dolayısıyla yayınladığı bir bildiride DİSK yönetimi faşizme karşı yürüyüş, 3 ya da 7 günlük genel grev ve mitinglerle direniş eylemlerine girişeceğini açıklayarak mücadele kararlılığını şöyle ortaya koyuyordu: “DİSK, hangi kılıkla olursa olsun, tekelci sermayenin zorba egemenliğini koruyup işçi sınıfını ezecek olan, hürriyetlerin katili faşizmi Türkiye’de egemen bırakmayacaktır. Özgürlükleri alınmış sürü durumuna getirilmek istenenlerin şahlanışı, anayasanın mutlak hakimiyeti doğrultusunda mutlaka zafere ulaşacaktır. DİSK bu mücadelede de tek başınadır, ne de yalnız kalacaktır.” (Ant, 183/10, Mart 1971)

Bu bildirinin yayınlanmasından bir ay sonra faşist askeri cunta tarafından 12 Mart 1971 muhtırası verilecek, Nisan 1971 sonunda da sıkıyönetim ilan edilerek üç genç devrimcinin, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamına kadar varan kanlı bir devlet terörü başlayacaktı.

Faşizm, 12 Mart Cuntası döneminde kapatamadığı DİSK’i 12 Eylül Cuntası döneminde kapatarak tüm yönetici ve militanlarını işkenceden geçirip zindanlara atacaktı.

DİSK’in ve TİP’in kurucusu Kemal Türkler’i ise, Maden-İş Sendikası genel başkanlığı görevini sürdürürken, 12 Eylül darbesinden iki ay önce, 22 Temmuz 1980’de alçakça katledecekti.

İşçi sınıfı mücadelesine ömür adamış aydın: Fethi Naci

Bugün, 41. ölüm yıldönümünde, TİP ve DİSK kurucusu Kemal Türkler’i anarken, yine TİP’in ve DİSK’in mücadelesine büyük katkılarda bulunmuş değerli sosyalist aydınlarımızdan Fethi Naci’yi yarınki 13. ölüm yıldönümünde anmamak mümkün mü?

23 Temmuz 2008’de İstanbul’da hayatını kaybeden Fethi Naci, çağdaş Türk edebiyatının en etkili şahsiyetlerinden biri olduğu gibi, Türkler’in başkanı olduğu Türkiye Maden-İş Sendikası’nda da yıllarca sendikalı işçilere eğitim vermişti.

1927’de Giresun’da doğmuş olan Fethi Naci İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra bir süre bir fabrikada muhasebecilik yapmış, 1962’de Türkiye İşçi Partisi’ne girmiş, Vatan ve Akşam gazeteleriyle Yön, Sosyal Adalet ve Ant dergilerinde siyasal yazılar yazmıştı.

Fethi Naci’nin yazdığı kitaplar arasında “Azgelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm”, “Emperyalizm Nedir?”, “Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi”, “100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri” önemli yer tutar.

1965’te Gerçek Yayınevi’ni kuran Fethi Naci, özellikle “100 Soruda” dizisinde yayınladığı kitaplarla bilgi dünyamıza büyük katkılarda bulunmuştu.

Çeşitli edebiyat dergilerine ve uzunca bir süre Cumhuriyet Gazetesi’nin kitap ekine eleştiri yazıları yazan Fethi Naci, tutarlı, titiz ve cesur tavrıyla Nurullah Ataç’tan sonra en çok okunan, takip edilen, en etkili edebiyat eleştirmeni olarak tanındı.

Ben Fethi Naci ile Türkiye İşçi Partisi‘nin ilk örgütlenme yıllarında tanışmış, ilk parti programının hazırlanışında birlikte çalışmıştım. Bu çalışmalarımızda 2005 yılında kaybettiğimiz Kürt felsefeci dostumuz Selahattin Hilav da aktif olarak yer almıştı.

1964’te yapılan TİP Kongresi’nde seçilmiş Genel Yönetim Kurulu üyeleri olarak parti içindeki antidemokratik uygulamalara karşı çıktığımız için her ikimiz de partiden ilk ihraç edilenler arasındaydık. Ne ki, bu eleştirel tavrımıza rağmen, işçi sınıfının siyasal örgütü olan Türkiye İşçi Partisi‘ne hiçbir zaman karşı tavır almadık.

Dönemin tek sol günlük gazetesi Akşam‘ın genel yayın müdürlüğünü yaptığım yıllarda Fethi Naci kavga beraberliğimizi bu gazeteye yazdığı “Düşünceye Saygı” başlıklı yazılarıyla devam ettirdi.

İnci Tuğsavul ve ben Demirel Hükümeti’nin ve patronların baskıları sonucu Akşam gazetesinden uzaklaştırıldıktan sonra, sosyalist Ant Dergisi‘ni Fethi Naci ve Yaşar Kemal’le 1967’de birlikte kurduk. Orada da ortak tavrımız düşünceye saygı ve işçi sınıfı örgütüne destek oldu. İşçi sınıfımızın sendikal örgütü DİSK’in kuruluşunda ve mücadelesinde de tavrımız buydu…

13 yıl önce ölümü üzerine yazdığım gibi, düşünce hayatımızın ve işçi sınıfı mücadelemizin büyük kaybıdır. Bu kalibrede bir insanın eksikliği her daim hissedilecektir.

Kemal Türkler gibi Fethi Naci de, Türkiye işçi sınıfının mücadelesine katkılarıyla asla unutulmayacaktır.

About Doğan Özgüden

Doğan Özgüden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir