Pazartesi , 20 Eylül 2021

Bundan 22 yıl önce, 12 Ağustos 1999’da Türkiye’nin büyük iz bırakan şair ve düşünürlerinden Can yücel’i de yitirmiştik.

Doğan Özgüden
Bundan 22 yıl önce, 12 Ağustos 1999’da Türkiye’nin büyük iz bırakan şair ve düşünürlerinden Can yücel’i de yitirmiştik.
Ankara Atatürk Lisesi’nden benim büyüğüm, Türkiye İşçi Partisi’nden yoldaşım, Ant Dergisi’ne fıkralarıyla sürekli katkıda bulunan sevgili Can’ı ortak geçmişimizden birkaç kesitle ve sevgiyle anıyorum:
Yıl 1954, İzmir… Kentin tek muhalif gazetesi Sabah Postası’nda her konuda katkıda bulunmak için gecemi gündüzüme kattığım günler…
Siyasal haberlerden bunaldığım bir gündü. Benim de öğrencisi olduğum Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’nda Attila İlhan ile Can Yücel’in de adlarının anons edildiği bir edebiyat günü düzenlenmişti.
İlerideki yıllarda hem gazetecilik, hem de siyaset pla­nında uzun işbirliği yapacağımız Can Yücel’i de o yıllarda tanıdım. Can’ı herşeyden önce Ankara Atatürk Lisesi’nin girişindeki iftihar tablosunun en tepesinde bulunan kepçe kulaklı fotoğrafından hatırlıyordum.
Genç kuşağın sanat ve edebiyat dergilerinde de adı sık geçen yazarlarındandı. Attila İlhan’ın ise Sisler Bulvarı, Sokaktaki Adam, Yağmur Kaçağı gibi kitapları elimizden düşmüyordu.
Ömrümde ilk ve de son kez bir edebiyat eleştirmeni olarak ön sıralardan birine yerleştim. Attila İlhan kitaplarından seçmeler okuyarak herkesi büyülemişti ki, salonun giriş kapısında bü­yük bir gürültü koptu. O iftihar listesinin tepesinde resmini gördüğüm kepçe kulaklı delikanlıyla ilgisi olmayan birisi elinde içki şişesiyle yalpalayarak içeri girdi. Herkes şaşkınlık içerisindeydi. Kürsüye çıktı ve görünüşüne hiç uymayan bir ciddiyetle çevirilerinden ve kendi yazdıklarından birşeyler oku­du. Ve yoğun alkışlar arasında yine yalpalayarak kürsüden indi, öndeki bir sıraya yerleşti.
Eleştiri olarak neler yazdığımı tam anımsamıyorum. Ancak birkaç gün sonra karşılaştığımda Attila İlhan da, Can Yücel de eleştiriden son derece memnundu ve İzmir’in iyi bir sanat eleştirmeni kazandığını söylüyorlardı.
*
1968’de Ant’ın yeni kitaplarından Stokley Carmichael’ın Siyah İktidar kitabının çevirisini Can Yücel yapmıştı. Can esasen uzun süredir Ant’a haftalık fıkralar yazıyordu. Yakından tanıyanlar bilir, kendisiyle işbirliği hem son derece keyifli hem de o kadar sorunluydu.
Ant’ı normal olarak cumartesi gecesi baskıya sokuyorduk. Mürettiphane ve matbaa kendimize ait olmadığı için anlaşmada belirlenen takvime saati saatine uymak zorundaydık, yoksa derginin çıkmaması tehlikesi vardı. Cumartesi günü son olarak ben haftalık yorumu yazıyordum ve dergi öğle üzeri bağlanıyordu. O andan itibaren dünya yıkılsa dergiye bir şey koymanın olasılığı yoktu.
Normal olarak fıkrasını hafta içinde getirmiş olması gerekirken, Can bazen ortalıkta görünmez, onun köşesine bir başka yazı koyardık.
Bunu çok iyi bildiği halde Can bazı cumartesi günleri öğleden sonra elinde fıkrasıyla benim büroyu basar, dergiye koymam için kıyameti koparırdı:
– Bak Doğan, bu fıkra çok önemli, mutlaka yayınlanmalı.
– Önemli olduğu muhakkak da, bu saatten sonra bağlanmış sayfaları bozduramam…
– Sen istersen yaptırırsın. Yoksa kapının önüne yatar, bir daha da kalkmam.
Kendisini öylesine severdik ki, İnci de binbir bahane öne sürerek mürettiphaneyi ikna eder, Can’ın yazısının yayınlanmasını sağlardı.
*
Kendisine Siyah İktidar’ın çevirisini emanet edeceğimiz gün Can hayli içkili gelmişti. Çeviriye belli bir avans da ödediğimiz için yayınevinden çıktıktan sonra mutlaka bir yerlere gidip içmeye devam edebilirdi. Kitabın orijinali tek nüshaydı, Tilda kitabı kaybetmesinden endişeleniyordu.
Can kitabı aldıktan sonra tam ayrılacağı sırada Yaşar Kemal, “Dur hele!” dedi, kitabı Can’ın beline sokup belkemeriyle sıkıştırarak sağlama aldı.
Çevirmen ve yazarlarla anlaşmaları Yaşar’ın eşi Tilda yapıyordu. Yayınevini kurarken telif haklarını ve çeviri ücretlerini yayın piyasasındaki ortalamanın üstünde ödemekte anlaşmıştık. Ama çeviriler konusunda yine de pazarlık yapmaktan kendini alamazdı.
Tilda Siyah İktidar çevirisi için forma başına ne kadar istediğini sorduğunda Can’ın verdiği rakam nerdeyse piyasadaki tarifenin iki misliydi.
– Olur mu Can?
– Niçin olmasın? Bal gibi olur! Size dost fiyatı… Herkese 125, size 250…
Ve de Can’a çeviri bu fiyattan verildi.
*
O günlerde sanıyorum Hüseyin Baş, Paris’e yaptığı bir seyahatten dönüşünde birçok kitapla birlikte Che üzerine İspanyolca iki parça içeren 45’lik bir plak getirmişti. Plağın bir tarafında ünlü gerillacıya övgü dolu bir ağıt vardı:
Hasta Siempre Comandante.
Bunu mutlaka Türkçeye çevirtmeliydik. Can haftalık fıkrasını getirdiğinde plağı dinlettik ve sorduk:
– Çevirmeye var mısın?
– Hem de nasıl? Bir akşam size gelirim, hem birlikte tekrar tekrar dinler, hem de çeviririz.
Haftalar geçti, Can’ın geleceğinde iyice umudu kes­miştik.
O günlerde polis öğrenci avını bütün hızıyla sürdürüyordu. Ant’a daha sık uğramaya ve yazı yazmaya başlayan FKF kurucularından Osman Saffet Arolat da polisin başlıca hedeflerinden biriydi. Yine polisin peşine düştüğü bir gün bir süre gizlenmek için bizim Kazancı Yokuşu’ndaki eve gelmişti. Polis izini sürüp bizde bulunduğunu öğrenmiş olabilirdi. Bu nedenle diken üzerindeydik.
Gece yarısına doğruydu ki, merdivenlerde büyük bir gürültü koptu.
– Tamam, evi basıyorlar, diyerek Osman’ı arka odalardan birindeki bir dolaba sakladık. Bizim daire asansörsüz 5. kattaydı. Dairenin kapısını açarak gelenleri beklemeye başladık.
Hayır, gelenler poliser falan değildi, Can Yücel arkasında kim olduğunu farkedemediğimiz bir kişiyle birlikte bir sağa bir sola yalpalayarak merdivenleri tırmanıyordu. Belli ki ikisi de içkiliydi.
– İste sözümde durdum, geldim. Bu da Ömer Uluç…
Önce gelenin Can olduğunu haber verip Osman’ı rahatlattık. Ömer Uluç içkiye Can kadar dayanıklı olmadığı için bir koltuğa oturur oturmaz sızıp uyuklamaya başladı.
Biraz günlük konulardan konuştuktan sonra Can,
– Hemen Commandante’yi çevirmeye başlayalım, dedi. Ama çalışırken yanımda bir şişe de konyak isterim.
O geceyi hiç unutmuyorum.
Gece yarılarına kadar açık komşu bakkaldan hemen bir şişe konyak getirtip açtıktan sonra plağı pikaba yerleştirip çalmaya başlıyoruz. Yanımda da çeviriyi not alacağım bir tomar kağıt. Can’ın elinde de şarkının İspanyolca ve Fransızca sözleri yazılı plak kapağı.
İlk dörtlüğü ve onu izleyen nakaratı büyük bir huşu içinde dinliyoruz.
Aprendimos a quererte
Desde la histórica altura
Donde el sol de tu bravura
Le puso un cerco a la muerte
Aqui se queda la clara
La entrañable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara
Can “Dur hele,” diyor, pikabın kolunu kaldırıyorum.
Önce mırıltı halinde, daha sonra güçlenen bir sesle Türkçe bir şeyler söyledikten sonra nakaratı tamamlıyor:
Çetebaşı Çetebaşı
Çetebaşı Che Guevara
Ekmeğinle zeytininle,
Zeytininle ekmeğinle…
– İyi de Can, burada ekmekten, zeytinden bahsedilmiyor.
– Bahsedilmese de, öyle demek istemişlerdir. Doğrusu budur.
Can tabii ki yabancı şiirleri Türkçe’ye büyük bir ustalıkla kazandırmış dev bir sanat adamı. Mutlaka bir bildiği var, tartışmak ne haddimize.
Ama kendisi de çeviriden memnun kalmamış olmalı ki:
– Al baştan diyor.
Pikap kolunu en başa alıyorum. İki dörtlüğü dinledikten sonra, tekrar aynı çeviri:
Ekmeğinle zeytininle,
Zeytininle ekmeğinle…
Yine tatmin olmuyor.
– Al baştan!
Bu sahne defalarca tekrarlanıyor.
Osman zaten polis takibinden kaçmaktan bitkin, dayanamıyor, yatmaya gidiyor.
İnci bir saat kadar daha dayanıyor. Sonra o da çekilip gidiyor.
Ömer Uluç zaten horul horul uyumakta…
Bir iki saat daha al baştan yaptıktan sonra,
– Can, diyorum, sen de yorgunsun, ben de… Üstelik sabah erken Osman’ı polisin eline düşmeden Maden İş Sendikası’na teslim edeceğiz. Artık uyuyalım, çeviriye başka bir gün devam edersin.
Belli ki onun da canına minnet…
Sabah alelacele kahvaltı ettikten sonra bir taksi tutup içine doluşuyoruz. Önce Kabataş İskelesi’ne uğrayıp Can’ı ve Ömer’i Anadolu yakasındaki evlerine uğurluyoruz. Ardından Osman’ı Cağaloğlu’ndaki Maden İş Sendikası’na teslim ediyoruz. İçimiz rahat…
*
İki gün sonra Hüseyin Baş yazısını getirdiğinde soruyor:
– Yahu Can’dan haberiniz var mı? İki gündür Ömer Uluç’la birlikte kayıplara karışmışlar. Ömer’in karısı, ço­cuğunu Güler’e bırakmış, meyhane meyhane ikisinin izini bulmaya çalışıyormuş.
– Nasıl olur, biz onları iki gün önce Kabataş İskelesi’nde bırakmıştık. Çoktan eve gitmiş olmalılar…
Kayboluşun esrarı ertesi gün çözülüyor.
Her ikisi de tam arabalı vapura bineceklerken Can,
– Boşver yahu, demiş, şimdi eve gidip de “nerde kaldınız?” diye dırdır mı dinleyeceğiz? En iyisi biz yine Beyoğlu’na çıkalım.
Çıkış o çıkış…
*
O günlerde sol hareketi parçalamaya, egemen sınıfların tuzağına düşürmeye yönelik komplolar da birbirini izliyordu. Bunun en dikkati çekici örneği, 7 Aralık 1969 günü İstanbul TÖS salonunda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi asistanlarından Mahir Kaynak’ın düzenlediği “İşçiden-köylüden yana halkçılık kurultayı” girişimiydi.
Üniversite çevrelerinde Kaynak’ın karanlık ilişkileri üzerine çeşitli söylentiler dolaştığından biz Ant olarak bu kurultaya katılmayı reddettik. Yazarlarımızdan İdris Küçükömer, o sıralarda Türkiye solunun geçmişiyle ilgili olarak kendisine yararlı bilgiler veren Abidin Nesimi’nin de etkisiyle bu konferansa katılma eğilimindeydi. Kendisini Kaynak’ın kişiliği konusunda uyararak katılmasını engelledik.
Toplantı bizim yokluğumuzda Cemal Madanoğlu, Hikmet Kıvılcımlı, Aziz Nesin, Can Yücel, Bülent Tanör, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Orhan Müstecaplıoğlu, Asım Bezirci gibi solun tanınmış şahsiyetlerinin katılımıyla yapıldı.
İzleyenlerin anlattığına göre, toplantı daha çok Türkiye solunun darbecilerin değirmenine su taşımasını sağlamayı amaçlıyordu. Tertip kısa zamanda o denli sırıtmıştı ki, toplantıda Aziz Nesin dayanamayıp “Devrimci ittifak yapmadan, devrimci cephe kurmadan önce solun güçlü birliği sağlanmalıdır”, diye kesip atmış, Can Yücel de “Biz buraya asgari müşterekleri konuşmaya geldik, askeri müşterekleri değil” diyerek tepkisini ortaya koymuştu.
Toplantı tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı, ancak bunun MİT’in Mahir Kaynak eliyle organize ettiği bir komplo olduğu, 12 Mart darbesinden sonra Cemal Madan­oğlu’nun da sanık olarak yargılandığı duruşmalar sırasında ortaya çıkacaktı.
*
O dönemden unutamayacağımız bir olay da Can Yücel’in “bayraklaşma”sıydı. MDD ve karşıtları arasındaki mücadelenin yoğunlaştığı günlerde Can artık Ant’a yazı getirmez olmuştu. O sıralarda Can’ın alkol düşkünlüğünün tedavisi için İngiltere’den bazı ilaçlar gönderilmişti, ama ortadan kaybolduğu için kendisine bir türlü ulaştıramıyorduk.
Bu arada MDD’ciler de kendi aralarında Kırmızı Aydınlıkçılar ve Beyaz Aydınlıkçılar olarak ikiye bölünmüştü.
Nihayet bir parti toplantısı sırasında İnci Can’la karşılaşmış ve sormuştu:
– Can, hayrola, sen de mi MDD’ci oldun? Olduysan, kırmızı mı oldun, beyaz mı?”
Can’ın yanıtı tam kendi nüktedanlığına uygundu:
– Oldum oldum, ama ne kırmızı ne beyaz, ben bayrak oldum!
………
Doğan Özgüden. “Vatansız” Gazeteci, Cilt I, Sürgün Öncesi, Belge Yayınları, 2010 İstanbul

About Doğan Özgüden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir